www.islamastrolojisi.com "Adalet denge ve huzurun temelidir"

FATİHA EYLEM MANİFESTOSU www.islamastrolojisi.com
1-Etiklik (Eunsü)
2-Müteşekkirlik(Elhamdü)
3-Vicdanilik(ErRahim)
4-Sorumluluk(Yewmiddin)
5-Tevhit(İyyakena)
6-Meşru hedef ve Umutvar olmak(Sırat-ıMustakim)
7-Kimseyi taklit etmemek ve kendin olmak, samimi olmak(Gayrilmağdubi) #KABENİNHAYATŞİFRELERİ KİTABIMDAN ALINTIDIR...

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Darren Hayes ve Adele; Britanya'nın en iyi iki Şarkıcıları

Gerçek adı Darren Stanley Hayes olan Avustralya kökenli Britanyalı şarkıcıdır. Savage Garden'da uzun süre müzik kariyerine devam eden Darren Hayes 2002'de ortaklıkları bozulduktan sonra kendisi solo olarak yoluna devam etti. Darren Hayes, şarkılarını değişik perdelerden söylemekte ve dinleyiciye monoton bir dinleti sunmamakta. Onun şarkılarını dinleyen biri ses tonunun değişimlerinden ve duygu yüklü oluşundan mutlaka etkilenir. Ses değişimlerini değişik perdelerden şarkılarını söylemesi ve bunu çok ustaca yapması onun hayranlarının şarkılarını daha fazla dinlemesine sebep olmakta. 44 yaşında olmasına rağmen en fazla 35 yaşında gösteren Hayes önümüzdeki yıllarda da performansını devam ettireceği açık.


Savage Garden'dayken söylediği To the Moon and Back şarkısı ile 1997'de büyük bir çıkış yakaladı. Bu muhteşem şarkıyı ve ses tonundaki değişimleri şarkıdaki duygu yükünü yakalamak için dinleyiniz. https://www.youtube.com/watch?v=HCm6gRHINqA

Truly Madly Deeply de yine çok sevilen yılın şarkısı olmuştu 19 yıl önce.

2002'de Savage Garden'dan ayrıldığında Inisatible adlı şarkısı ile kendi başına daha iyi yol alabileceğinin işaretlerini verdi. Bu şarkı çok fazla kışkırtıcı ve tenseldi ve Britanya toplumunda çok beğenildi. Şarkı içinde Hayes defalarca kez sesini ustaca değiştirmekteydi. İngilizce konuşulan bir çok ülkede şarkı tutuldu. https://www.youtube.com/watch?v=9u7hGkL57N8

2004'de söylediği melankolik Darkness da duygu yüklü şarkıları içinde yerini aldı. Bu şarkıda ses değişimlerini daha az yaptı ton daha stabildi. Şarkının sözleri adından da anlaşılacağı üzere Karanlıktı ve zaman zaman yüksek perdede olsada insan içindeki gece'ye ve yalnızlığa kaybolmuşluğa harika vurgular yapmaktaydı. https://www.youtube.com/watch?v=OY7K4uBV4Wc

Black Out The Sun gerek muhteşem klibi gerekse söz ve müziği ile yine göz göz doldurdu ve ses değişimleri yine çok ileri ve ustacaydı. https://www.youtube.com/watch?v=09XKnXX5Ue0

Adele yada gerçek adıyla Adele Laurie Blue Adkins sonradan yarışa katılan ama Britanya'dan tüm dünyaya şöhreti yayılan sanatçı oldu. Adele de tıpkı Darren Hayes gibi Boğa burcunun güçlü sesine sahipti. Söylediği şarkıları tıpkı Darren Hayes gibi neredeyse sadece kendisi söyleyebileceği şarkılardı ve başkası detone olmadan söylemesi neredeyse imkansızdı. Adele için aslında Skyfall adlı 007 James Bond filmi için yaptığı aynı isimle şarkıyla ismi parladı desek pekte yanlış olmaz. https://www.youtube.com/watch?v=DeumyOzKqgI


Adelenin Rolling in The Deep adlı şarkısında ki güçlü ve zor bir şarkıyı söylemesi onun sesini nasılda ustaca kullandığını dünyaya kanıtlamıştır. https://www.youtube.com/watch?v=rYEDA3JcQqw

Söylemiş olduğu "Set Fire to the rain" adlı son derece romantik ve duygu yüklü muhteşem bir performans sergilemesi sadece İngiliz müzikseverlerin değil tüm dünyada İngilizce bilenlerin müzikten azıcık anlayanların hayranlığını kazandı. https://www.youtube.com/watch?v=Ri7-vnrJD3k

Darren Hayes ve Adele tüm Britanya'nın tartışmasız en muhteşem ses sanatçılarındandır. Ülkemizde bu düzeyde sanatçılar vardır ama onlar sanatın ve gerçek ses sahibinin değerleri bilinmediği için ya yok olup gittiler yada mahalli sanatçı konumunda ilerlemekteler.

Gerek Darren Hayes gerekse Adele'nin seslerinde yüksek oktavdan şarkı söyleyebilme ve tonlar arası geçişi ustaca yapan kişi hala ünlü kalabilmeyi başarmış İbrahim Tatlıses'tir. Bu şarkıda birkaç tonu yan yana dinleyebiliyoruz. https://www.youtube.com/watch?v=UmpaXT2DlOk

Tek düzelikten kurtulamamış ama hala şarkı söyleyen ve her şarkısı birbirinin aynısı gb aynı tonda ve aynı kıvamda şarkıcılarda var. Keşke kazandıkları paralardan bir kısmını Londra'da Müzik dersleri almak için harcasalardı. İşte kast ettiğim şarkılardan birtanesi https://www.youtube.com/watch?v=i1cl71a7uSA bu Mor'du birde Kırmızı'ya bakalım https://www.youtube.com/watch?v=yQxJrRzvUcw hep aynı terk edilmiş acılı kadın sendromu ritimleri bunlar.



HİMMETTEN ZİMMETE - HİZMETTEN ZİLLETE

AŞAĞIDAKİ YAZI EMİNİM BİR ÇOK FETOCUYU RAHATSIZ EDECEK. Hatta BENİ bile FETOCU OLMAKLA SUÇLAYACAKLAR KENDİLERİNİ AKLAMAK İÇİN....
LÜTFEN DİKKATLE OKUYUNUZ....

Yıl 1991 Kasım, Zaman gazetesine abone olmuştum. Ehliyet kursunda tanıştığım üç arkadaş ile samimi sohbetlere gitmiştim. Bir Allahın varlığını inanmama 4 yıl, İslamı kabul etmeme 2 yıl ve Namaz kılmaya başlayalı 1 yıl olmuştu, Allaha iyi bir kul olmak ve İslam inancını anlamak ve yaşamaktı tek gayem. Durmadan okuyor ve sabaha kadar durmuyordum. Çankırıda hala kitapçılık yapan Vefa kitap evine o zamanki parayla asgari ücretin üçte birini her ay vermekteydim neredeyse. Ayrıca benden başka düzenli gideninin olmadığı Çankırı İl Halk Kütüphanesinde 1935’ten kalan sadece sayfalarının basıldığından beri ilk kez benim açtığım açtığımda insanın karnını ağrıtan sayfalara rutubet ve bakterinin yaydığı tuhaf kokulara rağmen. Öğrenmek öğrenmek ve öğrenmekti amacım. Komünist amcam’ın “Oku yeğenim okumayanlar yaşadığını sanan ölülerdir” dediğinden beri devam eden bir öğrenme açlığı idi bu.

Yıl 1992 Mart, Zaman gazetesine abonelik ücretimi ödemeye gittiğimde samimi insanlar sofralarına davet ederlerdi hep. Uzun uzun konuşurduk. Benim İngilizceyi çok iyi ve aksanıyla düzgün konuşmam onları etkiledi. Almancayıda iyi düzeyde bilmemde bana zaten Dersanelerinde öğretmen açığı olmasından dolayı teklif almama yol açtı. Aslında İktisat eğitimi almama rağmen işim hep dil üzerine oldu.  Çankırı Maltepe Dersanesinde muhteşem bir atmosfer vardı. Öğretmenler samimi iyi yürekli ve İslama hizmet aşkıyla doluydu. Benim de öğretmenliğe başlamam ailemi mutlu etti. Tüm arkadaşlarımı evimize davet ettim Ramazanda iftar ettik. Babamla yaşadığım sorunlar yüzünden evden ayrıldım ve hizmet evinde kaldım. Belletmenlerin eviydi orası. Samimi genç çocuklardı Üniversitede okuyan. Bazen İngilizce derslerinede yardım ediyordum.

FİŞLEME

Yıl 1992 Ekim, Dersanede çok iyi grafik programı ve yazım hızlı olduğu için Bilgi İşleme de bakmaktaydım. Çünkü o yıllarda Bilgisayar çok yeniydi hala daktilo vardı Türkiyede. Birgün Serrehber denilen kişi bana bazı raporlar yazacağımızı söyledi. O klavyeden ve bilgisayardan hiç anlamıyordu. 120 Megabyte’lık bir bilgisayar en lüks en iyi bilgisayardı. Professional Writer bugün Word dediğimiz programın o günlerde dedesiydi. Oturduk ve dersanedeki tüm öğrencileri 5 kategoride numarandırdık. 1- Namaz kılmayanlar. 2- Arada Namaz kılan Cumaya gidenler, 3-Namazı düzgün kılanlar cumaya gidenler bir cemaate mensup olmayanlar. 4-Namaz kılan Cumaya giden ve bir cemaate mensup olanlar. 5- Cemaatimizden Şakirt. Bir sürü öğrenciyi bu şekilde fişledikten sonra Ankara Maltepe Dersanesine o zaman Floppy Diskette bu bilgileri teslim ettim. Ben bunun daha sonra TSK ve Emniyete adam sokmak için kullanılan fişleme olduğunu cemaatten 1995’te ayrıldığım zaman anladım. TSK ve Emniyet içinde kimlerin FETÖcü olduğu işte bu fişlemelerde belliydi. Şuna emin olabiliriz ki TSK ve EMNİYET mensuplarından kimlerin FETÖcü olduğunu CIA ve Cumhuriyetçilerin kontrol ettiği Amerikan Federal Emniyeti çok iyi biliyordu.

YURT DIŞI GÖREVİ

BURSA NİLÜFER

Yıl 1993 Haziran, bana Bursa Nilüfer kolejine gitmem söylendi. O koleyde İngilizce Eğitim metodolojisi dersleri alacaktım. Bursa’ya gittim. 4 kişi vardı 2 kişi Amerikadan 4 kişi İngiltere’den. Bunlardan Michalel Cortazzi İzmirden Londraya dedesi göç etmiş bir Levantendi. Bu kişi aynı zamanda İngilizce çıkan Fountain dergisinin editörüydü. Yaklaşık 30 gün süren ve günde 8-10 saat süren teaching Methodology, Teacher Trainning derslerinden son derece faydalandım. Burada aldığımız Yabancı Dil eğitim metodu ve pedagojisini ders verirken kullanacaktım. Benim ingilizcem Turizm’de 4 sene çalışmış olmaktan dolayı da çok iyi idi. Notlarımı İngilizce almaktaydım ve yaklaşık 300 kişi içinde grammeri en iyi olan 50 kişiden biydim. Ben oradan Çankırı’ya geri döneceğimi sanıyordum. Bana arkadaşlar “Geri dönemezsin, sende Yurt dışına gönderilirsin” dediler. Bende şaşırdım, Orta Asya zümre başkanı ile konuştum. “İstersen senide Yurt dışına yollayalım” dedi. Çünkü Öğretmen çalıştırıcı yabancı Hocalar benim dilim ve öğretme tekniklerini uygulamama iyi not vermişler. “Eğitim bitince git ailenle helalleş önemli giysi ve birkaç parça eşyanı al gel dediler” .

FETHULLAH GÜLEN’LE TANIŞMA

Eğitim bittiğinde Çankırı’ya gittim ve Annemle babamla helalleştim. Ailem çok şaşkındı. İstanbul’a verilen adrese gittim. Burası Altunizade de bir yurttu. Bir çok öğretmen arkadaşla oradaydık. Ertesi gün en üst kattaki büyük salona geçtik. Salon büyük bir halıyla kaplıydı. Yere oturduk. Duvarın kenarında tek bir koltuk vardı. Biraz sonra oraya Fethullah Gülen geldi. Önce uzun bir konuşma yaptı. Yazılı soruları aldı. Tek tek soruları cevapladı. Konuşmasının birinde “Hocam Bosnada katliamlar başladı ne düşünüyorsunuz?” sorusuna “Onlar Osmanlıya ihanet etti Allahın gazabını görüyorlar” dedi. Bu ben ilk şok edişiydi Fethullag Gülen’in. Çünkü babaların yaptığı hataları evlatlarına yıkmak bir Hıristiyan itikadıdır diye düşündüm ama bu konu o günkü heyecana boğuldu.
Konuşması islam, hizmet, hicret konularındaydı ve çok duygusaldı. Sonra takkeler geldi. İçlerinden isimleri gidilecek ülkeyi şehri seçiyordu. “Ayhan Öz” dedi durdu. Okuyamadığını anladım ayağa kalktım ve “Cimbit” hocam dedim. Ayaktayken bir kağıt daha çekti “Kazakistan” dedi, bi kağı daha çekti “Atırav” dedi. Hiç duymadığım bi yerdi, oysa Eski Sovyetler Birliği kentlerinin çoğunu biliyordum coğrafyam çok iyi olduğu için. Sonra şehrin adının Atırav olarak değişmiş olan Hazar denizinin kuzeyindeki “Guryev” adlı bir yer olduğunu öğrendim. Heyecanlandım. İçin Allha ve İslama hizmet etme aşkı ile doluydu.

KAZAKİSTAN VE ABD

Kazakistan’da ilk önce o zaman başkent olan Almatı’ya gittik. Şehrin merkezinde kocaman bir Türk Bayrağı ve ABD bayrağı yanyanaydı. Okuyucuların pek bilmediği bir şey söyleyeyim. Türk bayrağındaki AY Yıldız sadece Kazakistanda değil hemen hemen bir çok islam ülkesinde İslamın sembolüdür ve mezarlarda kazılıdır. ABD, emperyal amaçlar için ve Kazakistan’a kapitalist sistemi sokmak için “Ben de Türkiye’nin arkadaşıyım bunu bilin” mesajını verirken okullardaki İngilizce eğitimlerinde Londra ve Britanya’nın öne çok çıkması ile “Bende Türkiye ve ABD’nin arkadaşıyımlı” bir mesaj ülkeye yayılmıştı ve Britanya ve Amerikadan nefret eden kazak halkı yavaş yavaş bizimde sayemizde Batı ve değerleri sevilmeye başlanacaktı. Bu hiç ama hiç hoşuma gitmemişti.

Kazakistan’ı Kazak halkını çok seviyordum. Sokakta başka ırklarda vardı. Taksiye bindiğimde her ırktan insanla karşılaşıyordum. Bulgar, Yunan, Eston, Leton, Ukraynalı, Gürcü, Çeçen, Avar Dargi, Lezgi, Azeri, Koreli, Rus, Kırımlı, Tatar, Başkurt vb. Irkların çiçek bahçesiydi sanki. Çok ama çok mutluydum. Bir yılım böyle geçti.

1994 Ağustos, Evlendim ve eşimle Kazakistan’a döndüm. Son derece mütevazı bir evimiz vardı. Yediğimiz yiyecekler çok çeşitli değildi. Çünkü hemen herşey bulunamıyordu. Gerçekten zorlukların içinde arkadaşlık dostluklar paylaşımlar mükemmeldi. Zaman hızla akıyordu. Her hafta Cuma akşamı toplanıyor istişareler yapıyorduk. Herşey demokratikçe tartışmaya açılıyor ama çok farklı ve güzel fikirler gelmedikçe asla Serrehber ve Şehir İmamı olan okul müdürünün daha önce aldığı karar değişmiyordu. Bir anlamda demokrasi ve cem olma cami olma cemaat olma ilkeleri İtaat et rahat et düsturundan gitmekteydi. Bu ise cemaatte en sevmediğim konuydu. Zaman zaman benim eski komünist ve ateist sorgulamacı yapımdan gelen mizaç dolayısıyla çatıştığımız da oluyor bana dayanamayıp “Ayhan Hocam, Allah seni bize imtihan olarak yollamış” diyerek bazen bana isyan ediyorlar bazen de fikirlerimi haklı yönlerini görüp kabul ediyorlardı. Ancak genelde harika bir ortam vardı. Çünkü samimiydi herkes.

Mart 1995, Fethullah Gülen’den gelen “Orta Asyada Amerikayı ve Kapitalizmi övün” sözü istişarede Cuma akşamı okundu. Benim canım çok sıkılmıştı. Bu söz benimle cemaatin arasını açan en önemli fatva idi. Çünkü Fethullah Hoca ile Amerikan emperyalizmi arasında doğrudan bağ kurmamı sağlayan bu idi. 13 Martta apendisitim patladı. Hastaneye kaldırıldım son anda. Çok kötü durumdaydım ama hastanede 15 gün kalmam benim için çok iyi oldu. Çok düşündüm, “Ayhan sen anti eperyalist birisin. Bu sözden sonra burada kalamazsın” dedim. Ancak Türkiye’ye gitsem ne iş yapacaktım, evim sermayem yoktu. Beni destekleyecek bir ailem yoktu. Eşimin aileside yoksuldu. Elimde olan çok az bir para vardı. Ne olursa olsun dönmeliydim. Asla böyle bir yapıda ABD emperyalizmine hizmet edemezdim. Bana başkent Almatı’ya tayin olduğum söylendi. Artık Zaman gazetesi Almatı muhabiri ve köşe yazarlığı yapacak hemde Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayevle Yurt Dışı gezilerine katılacak ve bunları gazetede yazacaktım. Müdür bana “Senin İngilizcen çok iyi ve akıcı” bu nedenle merkeze alındın dedi. Bende Müdüre “Ailem dönmemi istiyor, Kazakistanda kalamayacağım” dedim.

Haziran 1995, arkadaşlarım beni uğurlamak için tren istasyonuna geldiler. İlk önce Rusya’ya trenle gidecek oradan ucuz uçağa binecektik. Tren hareket ettiğinde eşimle ilk evimiz yavaş yavaş tren penceresinden arkadaşlarımla beraber kayboldu. Evimiz tren istasyonuna çok yakındı. Sevdiğim dostlarımdan, sevdiğim ülke olan Kazakistandan, aşık olduğum şehir Atırav’dan ve çok sevdiğim öğrencilerimden ayrılıyordum. Sanki kalbim yırtılıyor yüreğim parçalanıyordu. Kendimi daha fazla tutamadım Rusya sınırına kadar üzüntüyle ara ara ağladım. Eşim Gülşen “Ağlama” diye beni teselli ediyordu ama elimde değildi.

28 Şubat

Yıllarca cemaatin ABD’ye hizmet ettiğini bildiğim için cemaatin üst kademesine kızgın ve kırgındım. Cemaatin alt kademesindeki insanların samimi ve iyi yürekli oluşlarından dolayı asla aleylerinde ileri geri konuşmadım. İlk yazdığım kitap Çalınan Hayatlar;Mülteci’de üstü kapalı olarak Cemaatin Kissenger ve Evren Tarafından Türkiye’nin batısında oluşabilecek İslami taleplerin önüne geçmek ve İslami Hareketleri kontrol amaçlı olarak kurulduğunu PKK’nında aynı görevi Doğu’da üstlendirmek için kurulduğunu yazdım. 28 Şubatta Nato içindeki İsrailci ve ABDci subayların darbesine destek olan Gülen’e olan düşmanlığım daha da arttı. Ancak cemaatin alt kademesindekilerin saf olduğunu ve iyi niyetle bu adama inandığını düşündüm.

Gülen-AK Parti İlişkisi

AK parti’nin uzun yıllar Gülenle yürümesinden dolayı asla AK Partiyi desteklemedim, sevmedim, AK Parti’yi de tıpkı FETO gibi ABD’nin ülkenin başına ettiği bir bela olarak gördüm. Bu durum Hakan Fidan’ın göreve gelmesiyle bitti. Hakan Fidan’ın benim gibi düşünen Anti Emperyalist, Anti Syonist, ABD ve Londra karşıtı bir insan olması, MIT içinde temizlik yapmaya başlamasıyla birlikte Cemaat ile Hükümet arasında kıyasıya bir savaş başladığını anladım. Tüm siyasal gelişmeler bunu gösterdi. 2009’da başladuğım Milliyet blogtaki yazılarımda devamlı olarak bu savaşta Fidan’ın ve Hükümetin yanında önce üstü kapalı sonra üstü açık destek verdim. Gezi olaylarında gençlerin kafasına fişekleri sıkın diyen FETOCU amire “Bunun hesabını bir gün vereceksin” dedim ve verdi. Ben bu tarihten sonra artık RTE’ye daha fazla destek yazıları yazdım ki bu yazılar şimdiye kadar 2 milyon 200 bin kez okundu. Benim gibi düşünen bir çok sosyal demokratik islami bakışı olan yada olmayan insanlar yavaş yavaş bu savaşta RTE’nin yanında yer aldı.
(Şu an malesef mecliste Hükümet saflarındaymış gibi görünen milltevekilleri var ve FETO'cu Gözü Yaşlı AHMAK ile RTE'yi bile kandırıp adamlarını RTE'nin adamlarıyla değiştiren sığ stratejisi ve FETOcu danışmanıyla Suriye'deki kanda eli bulunan alçak LONDRA AJANININ atadıkları bunlar).

15 Temmuz 2016

Hükümetin içinde bulunan ve hizmetini Bilderbergçilere yapan bir bakan’ın “Haziran’da Erdoğan’dan kurtulacağız” sözünü toplantıda söylediğini bir dostumdan öğrendim. Şubatta “ Ciamaatin Haziran için büyük karışıklıklar planladığını yazdım”. Alman ARD kanalından bir Muhabirin benimle Köln’de yapacağı 10 Martta ki röportajı   iptal ederek Diyarbkıra gideceğini günler öncesinden söylemesiyle 10 Marttan itibaren (Ayrıca Dünyaca ünlü kemanist Andre Rieu’nun 10 Martta ki konserini iptal etmesi’de bu kuşkumu arttırmıştı) Türkiye’de bombalama eylemlerinin artacağını anladım ve bunu da yazdım. 7 Haziran 2015 öncesinde Diyarbakır’a bizzat giden FETOcular PKK’yı savaşa başlamaya ikna ettiler, buna karşılık HDP’ye barajı geçireceğine dair söz de verdiler.

15 Temmuz akşamı Marmaristeydim. Saat 23:30’da RTE’den haber yok, Genel Kurmay Başkanı Rehin, Ala tutuklanmış deyince kendi kendime “Oğlum Ayhan, onca yazdığın ciamaat ve PKK hakkındaki deşifre yazılar dolayısıyla asla darbecilerin elinden kurtulamazsın. Mutlaka senide öldürürler. Şanslıysan işkence görmeden öldürürler” dedim. Yapacak bir şey yoktu.. Sokağa çıkma yasağı başalayacaktı az sonra. Bende bu yasağı delmek ve sosyal medyadaki dostlarıma da aynısını teşvik etmek için sokak bomboşken resmimi çekip Facebook’a koydum. Beni beklediğini düşündüğüm sonu beklemeye başladım. Sonra Ankara’da yaşayan çok sevdiğim dostumdan telefon geldi. “Hocam şu an RTE televizyonda konuşuyor, vatandaşları sokağa çağırdı” dedi. Kendimi tutamamış sevinçten ağlıyordum. O deli Tayyip sadece Ülkemizin değil tüm ezilen ulusların umudu ölmemişti kendimi toparlayınca “Hamd olsun, sabaha armut gibi toplayacak devlet hepsini, pazartesi inşallah tek bir darbeci fetocu kalmayacak” dedim. Hamd olsun öyle oldu…

Şimdi Türkiye'nin sözde dostları aslında düşmanlarının ellerinde başka silahlar var. Mesela, H.A.A.R.P deprem silahı en çok endişelendiğim silahları. Marmara denizinde NATO denizaltılarına, Gemilerine çok ama çok dikkat edilmeli. Çünkü depremi İstanbul’dan çıkartıp kargaşa yaratarak saldırabileceklerdir. İnşallah başaramazlar. Allah fırsat vermesin emperyalislere ve onların maşası FETOCULARA VE PKKLILARA...

6 Ağustos 2016 Cumartesi

UMRE HAC ORGANİZASYONLARIYLA FETÖCÜLER KAÇIYOR

Ülekemizde Hac ve Umre organizasyonları Din gezileri üzerinden FETÖcüler kaçmakta. Çünkü özellikle Yeşil pasaportlu Fetöcüler yurt dışına çıkış sorunu yaşamaktayken şimdi kendilerine bu yolu bulan FETÖcüler tespit edilerek çıkışlarına izin verilmemeli.

Fetöcülerin Yurt dışına kaçmalarını sağlayan ikinci unsur ise PKK'lılardır. Yıllarca STV'de Tek Türkiye ve Sungurlar dizisi ile halkları birbirine kışkırtan FETÖ, her Kürt'ü ve Kürtçe aksanıyla Türkçe konuşanı PKK'lı sanmaları için algı operasyonuyla barışı bozan FETÖ şimdi PKK ile ittifak halinde. Aslında ikisinin de kuruluş amacı Kissenger ile belirlenerek Kenan Evren'in kandırılmasıyla kurulmuştur. Şimdi doğal müttefik olarak beranerce çalışmaktalar.

PKK kendi seçmenini zor durumda bırakır mı? O kadar HDP'ye oy verdi FETÖCüler şimdi kaçmak için PKK'nın destek vermesi şaşırtıcı değil. Devlet şüpheli Fetöcülerin Doğu ve Güney Doğu Anadolu'ya gidişlerini iyi takip etmeli.

Yazıma ilişkin haberler;  



Özel Kuvvetler Komutanı Zeki Aksakallı'nın Temel Prensipleri

Hain cuntacı generalı tek kurşunla geberten Ömer ve arkadaşlarına talimatları veren Özel Kuvvetler komutanı Zeki Aksakallı'nın prensipleri gerçekten muhteşem.

Aşağıda o prensipleri belirtiyorum...

Özel Kuvvetler Temel Prensipleri:
1- Bütün faaliyetlerde yasallık esastır.
2- Başarı için görevlere ve olaylara daima soğukkanlı ve pozitif yaklaşım esastır.
3- Her Zaman çözüm ve sonuç odaklı çalışma esastır.
4- Nitelikli, yetişmiş, öz güveni tam ve vazife için adanmış insan gücü her şeyden daha önemlidir.
5- Değişik coğrafya, durum ve şartlara göre yüksek durumsal farkındalığa dayalı bireysel ve kurumsal güvenlik anlayışı esastır.
6- Her türlü ortamda Adalet merhamet, karşılıklı güven, itimat, saygı, kalben bağlılık ve birbiri için canını veren birliktelik oluşturmak herkesin temel görevidir.
7- Kural hatası, kan gözyaşı ve başarısızlık demektir.
8- Durum ve şartlar ne olursa olsun teslim ve esarete düşmek düşünülemez, şehadet esastır.

Bu prensipler Türkiye'yi darbecilere dar eden prensiplerdir. Bu prensipler okullarda ders olarak öğretilmelidir. Bu yapılırsa bir daha darbe marbe olmaz. Halkımız inisiyatif alarak Haçlılara daha iyi karşı durur.

HZ MUHAMMED’İN ANLAŞMALARI VE MEDİNE CUMHURİYETİ (ŞEHİR DEVLETİ)

Hz Muhammed(SAS) yaşamı boyunca üç önemli anlaşma imzalamıştır. 1400 yıldan buyana kılı tüyü sünnet sanan, deve sidiğini şifa diye içen ve bunu sünnet sanan geleneksel Müslümanların %1’i bile aşağıdaki üç anlaşmayı, neden niçin yapıldığını ve Hz Muhammed’in strateji, idare, yönetim, siyasal ahlakını merak bile etmemişlerdir. İşte konuyu bilmeyen ve araştırmak için okuyan diğer düşünen kesimler içinde bu anlaşmaları ve içeriğini ne anlama geldiğini ve günümüz karşılıklarını bulacaksınız.
Ne tuhaftır ki bu anlaşmalar Müslüman Cumhuriyeti oluşturma konusunda Mekke’de Hılfülfudul, Mekke ve Medine Arasında Hudeybiye, ve Medine’de Medine Anlaşması yapılarak Cumhuriyet SIRAT’ı veya HİCRETİ oluşturulmuştur. Ta ki İslamiyete Bizansçılığın girdiği Emeviye Sulta zulmüne kadar (bkz Çalınan Hayatlar;Mülteci 2. Baskı İstanbul).
İLK ANLAŞMA;
1- Hılful Fudul  Türkçe anlamı Erdemliler İttifakı olan bu anlaşma 580’li yıllarda Arap kabileleri arasında süregelen savaşlar sonucunda ortaya çıkan anarşi ortamında, can ve mal güvenliğinin sağlanması, zayıf ve güçsüzlerin korunması, zulmün önlenmesi amacıyla  toplumda sözü geçen saygın ve iyi niyetli kişilerin önderliğinde kurulan ve Peygamber Muhammed'in de bir ara toplantılarına katıldığı “Eğer o anlaşma şimdi olsa şimdi de katılır onaylardım” dediği İslam öncesi kurulan bir DEMOKRATİK BARIŞ CUMHURİYETİ’dir.
Erdemliler İttifakı, beraber yaşanan bir devlette Cumhuriyet anlayışının nasıl olması gerektiğinin alt zeminini ilkel Arap Demokrasisinin de bir anlamda temelini oluşturur. Çünkü farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da, temel ahlâkî ilkelerde anlaşan insanların zulmü engellemek için uzlaşmalarının bir toplumsal zorunluluk olduğunun ifadesi olarak değerlendirilmektedir.
Antlaşma Maddeleri;
1- Mekke’de, ister oranın halkından olsun isterse dışarıdan gelen insanlardan olsun, bir kişinin zulme uğradığını gördükleri zaman mazlumla birlikte olacaklardı. (Asla azınlığın hakkını ezdirmemek ilkesi).
2- Mazlumun hakkı zalimden alınıncaya kadar zalimin karşısında olacaklardı. Başka bir ifadeyle mazluma hakkı iade edilinceye kadar mazlumla bir tek el gibi -tekvücut- olacaklardı. ( Bu madde ise mazlumun hakkının alınıp mazluma iade edilene kadar mücadele demektir)
3- Deniz, bir tek tüyü ıslatıncaya kadar, Sebir ve Hira dağları yerlerinde kaldığı müddetçe ve maişette (mali durumda) tam bir eşitlik sağlanana dek bu maddeler geçerli olacaktı.( Bunun anlamı bu maddeler asla bozulmayacak her daim uygulanacaktı.
Peki neden böyle bir anlaşmaya gerek duyulmuştu? Bu anlaşma sayesinde Mekke’de güven ortamı sağlanmış sağlanan bu güven ortamı sayesinde de ticaret ve sosyal yaşam düzene girmiştir.
İKİNCİ ANLAŞMA
Medine sözleşmesi, Hz Muhammed'in Medine'de huzur ve barış ortamını sağlamak için bütün gruplar arasında  622 yılında düzenlenen Anayasal Cumhuriyet anlaşmasıdır. Bu antlaşma İslam'ın ilk yazılı anayasası olması itibarıyla önem taşımaktadır. Hz Muhammed bu anlaşma ile Arabistan Yarımadasında ilk Laik( bizdeki gibi yıllarca jakobence uygulanan bir Laisizm değil Kafirun suresinde anlatılan şekliyle bir Laikliktir ve Devletin her kesime eşit ve adil yaklaşmasını esas alır)  Demokratik ve Medeni Cumhuriyet anlaşmasını, Allah'ın Kuran’da emrettiği gibi insanların sorunlarını, değerlerini ADİLCE gözeterek ETİK sosyal bir toplum oluşturmuştur. 
Medine Antlaşmasının kapsamı nedir?
Antlaşma Hz Muhammed, Yahudiler, Müslümanlar, Paganlar ve şehrin ileri gelen aileleri ile kabilelerini içermekteydi. Medine'de bulunan Hazrec ve Evs kabileleri arasında yaşanan iç çatışmalara son vermek için, şehirde yaşayan Yahudi, Müslüman ve Pagan topluluklarını Ümmet (Cumhuriyet) adlı tek çatı altında toplayarak, her birine sorumluluk, hakları ve payları adilce verilmiştir. Antlaşmanın düzenlenme amacı hangi dine mensup olursa olsun, şehirde bulunan toplulukların özgürce ve huzur içerisinde yaşamasını sağlamaktır.
Medine sözleşmesinin önemli maddeleri nelerdir?
  • Müslüman ve Yahudi topluluklar barış içerisinde yaşayacaklardı.
  • Şehrin dışından gelen saldırılarda, hep birlik olunacak ve şehir savunması birlikte yapılacaktır.
  • Yahudiler ve putperestler dinlerinde serbest olacaktır.
  • İki taraftan birinin, üçüncü bir tarafla olan anlaşmazlığında diğer taraf yanında yer alacaktır.
  • Yahudiler ve Müslümanlar arasında olacak anlaşmazlıklarda, Hz Muhammed hakem (Yargı) olarak kabul edilecektir.
  • Her topluluk kendine ait bölgeden sorumlu olacaktır.
  • Çıkacak bütün anlaşmazlıklar Allah'a(Vahiy gelmeye devam ettiği için) ve Resul'üne sunulacaktır. 
Medine sözleşmesinin içeriğinde bulunan konular nelerdir?
Adalet: Antlaşmanın çoğu maddesi herkese eşit olarak adalet sağlanmasını öngörmüştür. Bu anayasa herkese adalet götürme, adli işlerin idare edilmesi konularında devrim yapmıştır. Adalette yetkiler kişilerden alınarak, merkezi idareye bağlanmıştır. Artık kabileler içinde suçlular cezalandırılmayacak, her şey merkezi idarenin elinde olacaktır. Suçlular ve mağdurlar merkezi idare tarafından değerlendirilecekti. Bütün mümin kişiler suç işleyenlere karşı, merkezi idareye yardım etmekle mükellef kılınmıştır. Yahudilerin topluluğa girme nedeni de, zaten herkesin eşit muamele görmesidir. Artık kabile reislerinin otoritesi alınmış, merkezi idare kişilerde adaletin olduğu duygusunu uyandırmıştır. Bu Medine Cumhuriyeti Devleti demektir. Müslümanlar bunu çok iyi anlamalılar…
Suçun şahsiliği: Antlaşmada suçun şahsiliği konusunda vurgular yapılmış, hiçbir günah başkasına yüklenemez denilmiştir. Bu devamlı kan davası güden ve sonu gelmez masum ölümleride bitiren BEDEVİ çöl kanunlarının yerini MEDENİ İslam Cumhuriyet kanunlarının getirilmesi demektir.(Bkz Müslüman İllüminati 1. Baskı İstanbul Kalamaris Yayınları).
Hayat Sigortası: Antlaşma savaşta esir düşenlerin, ölüm ya da yaralama hallerinde diyet ödeyebilmek için, sigorta kurumu olmasını öngörmüştür.
Vatandaşlık ve savunma: Antlaşma din, dil ve ırk gözetmeksizin herkesi eşit bir şekilde vatandaş olarak kabul etmiştir. Savaş durumunda herkesin kendi giderini karşılaması gerektiği kabul edilmiştir. Devlet ve Vatandaş arasındaki herkese eşit kimseye hiçbir zümreye inanç ve ırka cemaat ve kuruma iltimas ayrıcalık imtiyaz sağlamamak üzerine kurulmuş KAFİRUN Suresi Laikliğin tanımlanmasıdır.
Medine şehrinin sınırları: Antlaşmadan önce dağınık bir yerleşimin olması sebebiyle, şehrin sınırları belirlenmiştir. Medine merkezin ve ovasının sınırları bu şekilde belirlenmiştir.
Din özgürlüğü ve takva: Antlaşma herkese din özgürlüğünü getirmiştir. Yahudilerin kendi dinlerine göre muhakeme edilebilmesinin önü açılmıştır. Bazı maddelerde ise, Allah korkusu ve toplum hayatındaki rolü üzerinde durulmuştur. Takvanın(bizdeki gibi Allah korkusu değil SORUMLULUK olarak algılanması önemli)  adaletin temeli olduğu konusu üzerinde açık ifadeler konmuştur. Takvanın/Sorumluluğun en üstü kanunlara itaat etmektir, denmiştir. Sırat’ın Kuran Caddesi olduğunu ve bu caddenin şehirde bulunduğunu şehrin Medine demek olduğunu İslam Cumhuriyet ve Medeniyetin kökünün Medine olduğunu kitaplarımda da belirttim ( Bkz Kabe’nin Hayat Şifreleri Sembollerin Dili 2. Baskı İstanbul Coşkun yayınları).
Müslümanlarla ilgili maddeler: Antlaşma Müslümanların birbirlerine yardımcı olmakla mükellef olduğunu ifade etmektedir. Müminlerin kardeşliğine değinilmiş, müminlerin suçluları korumaması gerektiği belirtilmiştir. Bu maddede Müslümanların birbirlerinin haksız olduğu durumlarda asla bu Müslüman diye sırf dininden dolayı kayırma yapmamaları gerektiğinin altı çizlmiş olup Ümmet kelimesinin aynı dine inanan faşist bir grup değil, eşit haklar ve ilkelerle beraber medenice yaşayan insan topluluğu ve yönetim şekline dendiğinin altı çizlmiştir. (Bkz Cebrail’in Gözyaşları 1. Baskı Mola Yayınevi)
ÜÇÜNCÜ ANLAŞMA;
Bu anlaşmalar aslında Müslümanlara uzlaşı ve anlaşma kültürünü diplomasi yönetimini siyaset islami anlaşma ahlakını da ortaya koyan kesinlikle her müslümanın okuması bilmesi gereken hususları taşır. Bu anlaşmalar bilinmediği için İŞİD ve FETO vb daha nice faşist cemaatçi kendini kurtulmuş sayan ahmak terör örgütleri var olmaya devam edecektir.
Hudeybiye Anlaşması Kapsamı: Bu anlaşma Müslümanların Dış İşleri anlaşmasıdır. Bir anlamda uluslararasu hukukun nasıl ve hangi ilkelerle olması gerektiğinin altını çizer. Anlaşma Müslüman olmayan pagan bir toplulukla nasıl Adil, Etik ve Laik bir anlaşma imzalanır onu göstermiştir. Çünkü bu anlaşmada Rasul sözünün silinmesini isteyen Müşriklerin talebi kabul edilmiştir. Anlaşmanın bugün’ün müslümanına verdiği en önemli mesaj “Müslümanlar! İslamiyet barış ve demokratik ortamda eğer adam gibi Müslümansan daha hızla yayılır. Bu amaçla Demokratik eşit hukuksal ortamlar senin çıkarınadır. Bu nedenle sakın eşit adil demokratik anlaşmalarda evrensel hukuk ve ahlakın ilkelerine uy bu zaten İslamında çağırdığı ilkelerdir” ( Bkz Çalınan Hayatlar;Mülteci ve Müslüman İllüminati kitaplarım)
Hudeybiye Barışı, 628 Martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye ismini imzayı attıkları Mekke ve Cidde arasındaki köyün isminden almıştır. Bu antlaşma ile Mekkeliler İslam Devleti'ni hukuken tanımıştır.
Hicret'in altıncı yılında (Mart 628) Hz. Muhammed, gördüğü bir rüya üzerine 1400-1500 Müslümanla birlikte umre yapmak için Medine’den Mekke’ye doğru harekete geçmiştir. Hudeybiye’ye vardıklarında Muhammed’in Kasvâ adlı devesinin yere çökmesiyle Müslümanlar burada kalırlar. Mekkeliler, Müslümanların ziyaret amacıyla Mekke'ye geldiklerini bilmelerine rağmen onları Mekke’ye sokmamaya karar verirler. Bu amaçla Halid bin Velid kumandasında 200 kişilik bir süvari birliğini Gamîm mevkiine gönderdiler. Hz.Muhammed, önce Hırâş bin Ümeyye’yi elçi olarak Mekke'ye yollar ama elçinin Mekkeliler tarafından iyi karşılanmaması üzerine Mekke’nin ağırlıklı idarecilerinden olan Umeyyeoğulları arasında birçok akrabası bulunan Hz Osman’ı elçi olarak gönderir. Mekkeliler tarafından iyi karşılanan Hz Osman, amaçlarının umre ziyareti olduğunu belirtmesine rağmen Mekkeliler Müslümanların gelmesine izin vermezler ve Hz Osman’ı da alıkoyarlar. Ancak Müslümanların tepkisinden çekinen Mekkeliler, Hz. Osman'ı serbest bıraktılar ve Süheyl bin Amr’ı da elçi olarak gönderdiler. Yapılan tartışmalardan sonra Hz Ali tarafından kaleme alınan anlaşma metni Muhammed ve Mekkelileri temsilen Süheyl bin Amr tarafından imzalanmıştır.

Anlaşma Maddeleri

·         Müslümanlarla karşı taraf arasında 10 yıl savaş olmayacak, iki tarafın hiçbiri diğerinin malına ve canına dokunmayacak. ( Çok uzun bir barış dönemidir ve bu süreyi müslümanlar çok iyi kullanırlar ancak ikinci yıl Müslümanların sayısı 2000 kişiden 10.000 kişiye çıkınca anlaşmanın Müslümanlara büyük avantaj sağladığını ve yakında tüm arabistan’ın savaşmadan Müslüman olacağını anlayan Ebu Sufyan tebliğ yapan 40 güzide müslümanı öldürterek anlaşma maddelerine uymaz ve anlaşmayı bozar. -Bkz Çalınan Hayatlar;Mülteci)
·         Müslümanlar bu yıl Kâbe'yi ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla olmamak üzere Mekke'ye gelip Kâbe'yi ziyaret edecekler. Bu üç gün süresince Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.
·         Müslümanlardan Kureyş'e sığınacak olursa geri döndürülmeyecek, fakat onlardan Müslümanlara sığınanlar geri döndürülecek. ( Mekkelilere zafer kazandıklarını sandıran madde).
·         Müslümanlardan hac, umre ve ticaret için Mekke'ye gideceklerin canları ve malları güven altında olacak. Kureyş tarafında Mısır'a ve Şam'a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine'ye gelenlerin de canları ve malları güven altında bulunacak.(Karşılıklı hukuka ve varlığına saygı maddesi).
·         Kureyş'ten başka diğer kabileler isterlerse Müslümanların, isterlerse Kureyş'in koruması altına girebilecek.
Görüldüğü gibi anlaşma maddeleri böyleydi ve anlaşmada Müşriklerden Kureyş diye bahsediliyordu çünkü çoğunluk onlardı. Bu kabile tüm Ön Asya’nın en Tüccar kabilesiydi ve Türk parasındaki Kuruş bile adını bu kabileden almaktadır (Bkz Çalınan Hayatlar;Mülteci).











1 Ağustos 2016 Pazartesi

SABANCI, GARİH VE KOÇ SUİKASTLERİ. ÜÇ CİNAYET Niye İşlendi?


Sabancı yıllar önce yakasına yeşil yaprak takarak halkın protestoların katılmıştı. Ülkenin sağcı siyasiler tarafından soyulmasına reddiye idi yürüyüşü. O zaman NATO’nun gladiosu çok güçlüydü Türkiye’de. Ülkeyi Tansu Çiller gibi ülke yönetiminden anlamayan, terörle mücadeleyi her kim olursa olsun suçlu suçsuz demeden katleden anti demokratik yöntemler kullanan abuk sabuk bir dönemdi 1990’lar. Terörün azdığı ve mevcut devletin meşru olmayan enstrümanlar kullanarak (Göz altında kayıplar, işkenceler  vb) unsurlar ile devlete olan nefretin arttığı hem polis hem askeri vesayetin terör üzerinden halka dikte ettirildiği zor dönemdi o dönemler. Bir yanda Bosna bir yanda Filistin katliamları olurken Türkiye çevresinde olup bitene müdehale edebilecek durumda bile değil tamamen NATO LONDRA WASHİNGTON VE TEL AVİV tarafından yönetilen bağımlı kukla bir devlet haline gelmişti. Üretim az tüketim çok siyasiler yandaşlarına oy verenlerine inanılmaz peşkeşler çekmekteydi. Hiç işe gitmeden banka matikten maaş alan yüzbinlerce insan vardı. Bu keşme keş polis mafya çete ilişkileri Susurlukta ortaya çıkan tablo tam da bu kokuşmuşluğun rezalatin kepazeliğin pik yaptığı zamandı.

ÖZDEMİR SABANCI SUİKASTİ

Rahmetli Sabancı susmuyordu ilk defa temiz toplum için yürüyen ülkesinin geleceğinin kararmaması için cesurca çıkış yapan iş adamıydı. Yaptığı doğruydu. Peki onu nasıl susturmak gerekiyordu. Onun gibi sol kökenlilerin talepleri için çabalayan bir adamın kardeşini DHKP C niye vursun du ki? Gerçekten Fehriye Erdal mı öldürdü kardeş Sabancıyı? Hayır. Bu işi yapan o zaman’ın derin devleti idi, Gladio idi. DHKP-C Sol örgütler içinde tıpkı FETO gibi NATO için silahşörlük yapmakyaydı, o dönem. Henüz FETO ülke içine çok fazla sızamamıştı o yıllar. Ancak onu aratmayan Gladio zaten MIT’i bile işgal etmişti. Düşünsenize Milli İstihbarat Teşkilatınız var ama içi CIA MOSSAD ve MI6 ajanlarıyla dolu. Ülke cadı kazanı gibi kaynıyordu. Stratejik cinayetleri işte bu çeteler işleyip o dönem İslamcıların üzerine atıyordu. İslamcı dediysem suya sabuna dokunmayan tespih ve post zijkir Müslümanlarını kast etmiyorum. İslamı bir hayat düzeni ve emperyalizme karşı bir reddiye olarak gören kesimleri kast ediyorum. Bu kesim Emniyet içinde FETO’lar tarafından Selam tevhit örgütü diye bu kesimleri suçlayacak terörist ilan edecek ve NATO FETO ikisilisine karşı asla sesi çıkan insan topluluğu olmayacaktı.

Sabancı’nın yelşil yaprağı kardeşlinin katledilmesiyle yere düştü maalesef. Kardeşini o zamanın Gladio timleri öldürmüştü ama suçu taşeron DHKPC’ye yüklediler onlarda örgüt olarak prestij amaçlı kabul etti. Fehriye Erdal değil Sabancı’yı öldürebilecek bir tavuk öldürebilecek kapasiteye sahip olamaz. Bu cinayet kusursuz işlenmil ve istihbarat servislerinin işiydi. MIT’in içinden kazınmayı bekleyenlerin işi.

ÜZEYİR GARİH CİNAYETİ

Üzeyir Garih  cinayetide üzeri örtbas edilen bir cinayettir ancak sebep açısından Sabancı ve KOÇ cinayetinden farklıdır. Onu Yener Yenmez diye bir asker öldürdüğü iddia edilmiştir ama bu asla doğru değildir.  Garih Musevi kökenli iş adamıydı, Türkiye’yi İsrail’den daha fazla seviyor ve yatırımlarını Türkiye’de tutarken İsrail’in istediği culusu da o dönemde legal bir görüntü içinde olan FETO’ya aktarmaktaydı (Yaşasaydı FETO’ya lanet ederdi). İsrail her ne kadar FETO’yu kendi çıkarları için desteklese de ilk planda kendisine culus vermesini beklediği iş adamının FETO’ya Himmet vermesini kabul edemezdi. Garih’in en affedilmez hatası da Türkiye’yi düşünerek Türk Kürt kardeşliğini savunması ve çözüme gidecek yollar konusunda fikir üretmesiydi. Bu emperyalist Siyonistlerin hiç işine gelmezdi. Aralarındaki ilişki iyi olmasına rağmen siyonizmin belirlediği çizgiyi islama bir şekilde sempati duyarak ve Türkiyeyi severek çözüm önerilerinde bulunma ve barış için çabalama bu şekilde yürümeyi kabullenmediler ve diğer musavilerede gözdağı vermek için Garih’i yine FETO iş briliği ile öldürdüler. Üzeyir Garih cinayetinin üzeri FETOcu savcılar ve polisler tarafından hep örtbas edildi. Avukatı Yener Yenmez’in gerçeği söymemesi için tehdit altında olduğunu konuşamayacağını basına açıklamıştır. Ayrıca Garih ailesi de bu cinayetin üzerine gidilmemesi için tehdit almıştır.

MUSTAFA KOÇ CİNAYETİ

Mustafa Koç Gezi’de taraf oldu ve Gezi’cilere destek verdi. Sabancının ki gibi bir çıkış değildi bu. MIT içindeki Milli olmayan suikastçi çeteleri gürühları temizleyen Hakan Fidan hem kurum içinde temizlik yapmaya çalışıyor hem ülke içinde öbeklenmiş FETO’cularla mücadele ediyordu. Fidan Anti emperyalist bir adamdı ve Feto cu polisler tarafından suçlanıp hapse atılmak isteniyordu, FETO’nun gücü yetse onu Selam tevhit örgütü olmaktan içeri atacak ameliyata giden Başbakan’da kolunda kelepçeyle uyanacaktı. MIT’ten atılan unsurlar olabildiğince besledikleri FETO’cularla Fidan’a saldırdılar. Öyle ki bu hainler Gezi’de gençlerin çadırlarına fişek sıktılar ateşe verdiler ve ekseriyeti kendini sol sanan ve çevreci gürühu ayaklandırdılar. O dönemde Mustafa KOÇ’ta geziyi destekledi. Üye olduğu uluslararası kurumlar ondan bunu bekliyordu. Sermayesini RTE’ye ve Türkiyeye karşı kullanması istendi. Gezi eylemleri bastırılınca RTE bunun hesabını herkese soracağına dair söz verdi. Sırayla herkese bunun hesabını soraradı da. Çünkü ölümden korkmayan cesur bir adamdı RTE. Araya Ali Koç gibi makul ve Başbakan ile arası çok iyi olan biri girdi ve RTE ile Koç holding arasını düzeltti. Mustafa Koç yaptığı hatayı da anladı ve ülkemizin savunma sanayine ve milli tank projelerine destek vereceğinine dair devlete de söz verdi ne varki üye olduğu uluslararası kurumlar Mustafa Koç’tan ve onun saf değiştirmesinden pekte memnun kalmadılar.

Öyleyse sözünde durmayan yan çizen Mustafa KOÇ’a ceza kesilmeliydi ki diğer üyelerde ders alsın ve ülkelerindeki İllüminati siyasetleri yürüyebilsin di. Mustafa KOÇ gibi büyük bir kurumun başındaki insan dünyanın en iyi doktorlarının gözetimi altında son derece bilimsel bir metodla kilo verir, her türlü sağlık ölçümleri titizlikle yapılır. Çok genç denebilecek yaşta ölümü kesinlikle şaibelidir ve yeterince araştırılmamıştır. Mustafa KOÇ’a kesinlikle detaylı otopsi yapılmalıydı. Bu otopside onun normal şekilde ölmediği mutlaka ortaya çıkardı. Cumhurbaşkanının yanına , Orgeneralin yanına yaver diye atanan adamlar ülkenin en önemli iş adamının yanına adam mı sokamazdı? Geçelim bunları.
Koç aileside Mustafa Koç’un ölümüyle ilgili eminim tehdit almış olmalılar çünkü Mustafa KOÇ’un otopsisi yapılmadı. Aile öldürülme şüphesi gündeme taşıyamazdı bile çünkü İllüminati son derece güçlü bir çetedir. Bu çete tüm batı ülkelerinin medyasını kontrol ederek Demokrasi ve insan haklarını halk iradesini umursamazca RTE ve Türkiyeyi teslim almaya çalıştı. Çalışmakta. Herkes uyanık olmalı. İllüminatinin eli Türkiye’de geleneksel cemaatlerinde içinde ve “Prens Charles Müslüman oldu” diyen her geleneksel cemaat bunlarla iş birliği içindedir.


Hem Özdemir Sabancı, Üzeyir Garih hem de Mustafa KOÇ sanıldığı şekilde ölmediler, öldürülmediler. Bu adamlar sıradan adamlar değil. Bu adamlar ülkemizin en önemli üç kurumunun aile şirketlerinin sahipleri ve Türk ekonomisinin bel kemiği değil beyin takımıdır. Devlet kesinlikle iş dünyasının önemli isimlerini FETO’ya ve NATO’ya karşı korumalıdır. Bu bağımsızlığımızın pekişmesi için şarttır. Böyle önemli insanlara arakasında TC Devletinin olduğunun güvencesi verilmelidir. Bu darbeden sonra oluşan 2. Cumhuriyetin önemli prensiplerinden olmak zorundadır. Bu olmaz ise 2. Cumhuriyetin ekonomik dayanağı çöker.


Bu üç insanın cinayetlerinin aydınlatılması bir çok FETO NATO İLLÜMİNATİ kirli pis işleri aydınlatacaktır. Bu cinayetleri örtbas edenler Fetcu Natocu Savcı ve Polislerdir...